Yersiz bir ezan sesi ve boyalı tırnakların ayakkabı hissini yarım geçirmesiyle beraber bağırmak istedim kocaman. Bütün binalara bağırmak istedim ve birçok kez fotoğrafını çekip beğenmediğim yaprakların titreyişini görmek istedim. Önümdeki boyama kitabındaki ayıcık bir Erdil Yaşaroğlu bakışı atıyor: farklı büyüklüklerdeki gözlerin üstüne yapışık kalın kaşları eğimli, kesişmek üzere ve burnu parlıyor. Kafam hala çok ağır. Sevmeyi kendime izin verdiğim insanlara (cümlem devrik, kafam devrik) Beni değersiz hissettiriyorsun diye bağırmaktan hep kaçındığım için kafam ağır. Beni değersiz hissettirdiğin için senle paylaşmaktan çekiniyorum, senle paylaşmak is-te-mi-yo-rum ama bundan bir çıkış yolu yok çünkü paylaşmadığım zaman seni sevdiğimi ve beni sevdiğini hissetmiyorum ki. Paylaşmadığın zaman beni sevdiğini ve seni sevdiğimi hissetmiyorum. Anneme bu yüzden kızıyorum. Bütün kızlar annelerine bu yüzden kızıyormuş. Onun gibi olduğum için. Onun gibi olmaktan kaçamadığım için. Onun gibi olmamam gerektiğini bildiğim halde onun gibi olmak zorunda kaldığım için. Ondan çok daha fazlasını bildiğim halde onun bildikleriyle sınırlı olduğum için. Anneme bu yüzden kızıyorum. Öğle yemeğinde ne yediğimi merak ettiği için değil. Ben de merak ettiğim için kızıyorum. Bir tek babam beni asla değersiz hissettirmedi. Onun gibi biri de yok-muş- artık zaten.
*
Bugün çok karışıktı. Fazla gösterişli bir ayakkabıya aşık oldum (ilk kez), başka çok gösterişli bir ayakkabıyı fena bulmadım, bir ara mutlu oldum gibi, sonra annem düştü, sonra yemek yedik, sonra film izledik, sonra eve gelince biraz üzüldüm yine. Yarın İspanyolca dersim var, çok heyecanlıyım. Çok kitap okumalıyım. Tırnaklarım boyalı olduğu için ayakkabı denemek daha güzel. Turuncu-mor-lame olmuyormuş bunu öğrendim. Yırtmaçlı bir tuvaletle oturduğumda da neleeer neler olabileceğini öğrendim. Pof. Pofidik. Pofidikus.
Cuma
Pazartesi
Bir Kuşburnu, bir Pipedreams ve bir Name bir akşam
HAKAN GERÇEK
BEKİR AKSOY
RÜZGAR AKSOY
bu gece, hangisine yazalım bilemedik.
BEKİR AKSOY
RÜZGAR AKSOY
bu gece, hangisine yazalım bilemedik.
Cumartesi
Jess and Nick.
Bugün kafam çok komikti. On yedi yaşın ne kadar güzel bir yaş olduğunu düşünüyordum. Hatta: 'Aaah, on yedi... Her şeyin istediğin kadar ciddi olduğu yaş.' dedi kafam. Sonra kendi kendine 'Aa dostum, kendine gel, duyan on sekiz değil seksen sekiz yaşındasın sanacak.' dedi. Sonra da kahkaha attım.
Perşembe
Robbie Williams'dan Sosyal Eleştiri
Hello. Did you miss me?
I know I'm hard to resist
Y'all can come and help me
Pick the sweet corn out of this
It's hard to be humble
When you're so fuckin' big
Did you ever meet a sexier
Male chauvenist pig?
I'm gonna milk it 'til I turn it into cheese
So tell your babes in arms and O.A.P's
come take a piece of me
If you drop me
I'll fall to pieces on ya
If you don't see me
I don't exist
It's nice to meet you
Now let me go and wash my hands
'Cause you just met
The world's most handsome man
The world's most handsome man
Y'all know who I am
I'm still the boy next door
That's if you're Lord Litchfield and I'm Roger Moore
Have I gone up in the world
Or has the world gone down on me?
I'm the one who put the Brit in celebrity
Give in and love it
What's the point in hating me
You can't argue with popularity
Well, you could, but you'd be wrong
If you drop me
I'll fall to pieces on ya
If you don't need me
I don't exist
It's nice to meet you
Now let me see a show of hands
Here before you stands
Can you make me laugh and sign this autograph
Though it's not for me
Clip and grin, shake and frame, name and shame
Then I'm outta here
It's not very complicated
I'm just young and overrated
Please don't drop me
I'll fall to pieces on ya
If you don't see me
I don't exist
It's nice to meet you
Now let me go and wash my hands
Here before you stands
If you drop me
I'll fall to pieces on ya
If you don't need me
I don't exist
You voted for me
Now let me see a show of hands
'Cause you just met
The world's most handsome man
The world's most handsome man
The world's most handsome man
I know I'm hard to resist
Y'all can come and help me
Pick the sweet corn out of this
It's hard to be humble
When you're so fuckin' big
Did you ever meet a sexier
Male chauvenist pig?
I'm gonna milk it 'til I turn it into cheese
So tell your babes in arms and O.A.P's
come take a piece of me
If you drop me
I'll fall to pieces on ya
If you don't see me
I don't exist
It's nice to meet you
Now let me go and wash my hands
'Cause you just met
The world's most handsome man
The world's most handsome man
Y'all know who I am
I'm still the boy next door
That's if you're Lord Litchfield and I'm Roger Moore
Have I gone up in the world
Or has the world gone down on me?
I'm the one who put the Brit in celebrity
Give in and love it
What's the point in hating me
You can't argue with popularity
Well, you could, but you'd be wrong
If you drop me
I'll fall to pieces on ya
If you don't need me
I don't exist
It's nice to meet you
Now let me see a show of hands
Here before you stands
Can you make me laugh and sign this autograph
Though it's not for me
Clip and grin, shake and frame, name and shame
Then I'm outta here
It's not very complicated
I'm just young and overrated
Please don't drop me
I'll fall to pieces on ya
If you don't see me
I don't exist
It's nice to meet you
Now let me go and wash my hands
Here before you stands
If you drop me
I'll fall to pieces on ya
If you don't need me
I don't exist
You voted for me
Now let me see a show of hands
'Cause you just met
The world's most handsome man
The world's most handsome man
The world's most handsome man
Feyl-i Derya
Kötü bir interviewın üstüne, aldığım popcornlardan ilkini yaktım ikincisi de patlamıyor. Hepsi bir mikrodalgam yok diye.
Çarşamba
Enseignement
Bu kalanları ne yapıyoruz peki/Yok bugün talim var/Yirmi yedi tane aslan gibi/Koy onları koş sonra/Bir çıkıntı orada/İzmarit abi, bugün talim var/Islak metal gibi kokuyor/Koy onları koş hadi/Yetmiş, seksen, doksan, yüz, yüz on/Nahide'den onlar/Ses yok/Nadide o/Yirmi yedi tane aslan gibi/Yok bugün talim var/On ikiyi çıkar bakayım/İzmarit o/Bu kalanları ne yapıyoruz peki/Yüz yirmi iki/Koy onları allahaşkına koş/At/At/At/Nadide'den o/Koş hadi bugün talim var/Bir çıkıntı orada/Aslan dediğin/Boşuna demişler/Sen koş yat/Koy onları on ikiyi çıkar/Bu kalanları ne yapıyoruz peki/Yok bugün talim var
Pazartesi
Beşinci Şubat.
Babaannem Bademli'den Kükürtlü'ye taşındı. Bu yüzden Bademli'deki bahçe bölündü, araya uzun yeşil metal çit çekildi. Çitin bir bölümü, çeşitli bitkilerle örtülmeye çalışılıyor. Babaannem, evdeki eşyaları yeni (aslında daha eski) evine taşıdı, tam uydu. Şehir manzarası var. Bana yemek ısıttı. Yatak odası güzel olmuş. Aynasında bir kalp asılı. Babaannemi farklı bir evde -farklı bir bahçede?- görmek çok garipti. Evde kalan eşyalarla babam ilgileniyor. Eski fotoğraf kutusu buldu. Halamın fotoğrafları. Bir de babamın on bir yaşında, Tarsus'a ilk gittiği yılda babaanneme ve halama yazdığı mektupları buldu. Kardeşine oyuncak, annesine de bitki soğanı yollamış. Bitki soğanını çizmiş. Zarfın üstünde de "Postacı Baba bunu anneme götür." yazıyor. Halama yazdığı mektupta da resim dersinde nasıl ev çizmeyi öğrendiklerini, İngilizce hocasının iyi olduğunu ve halamın dilbilgisi kitabını hocasına göstereceğini yazmış. Evi de çizmiş.
Edit: On bir yaşında yatılı gitmişler. Apo, babamın Bursa'dan getirdiği çikolatanın -çukulatanın- 1/4'ünü -dörtte birini değil- yemiş, babam da Apo'ya küsmüş ama Apo bunu bilmiyormuş. Babam mektupta bunu "Bir fena durum" olarak anlatmış.
*
Temmuz'dan beri ilk kez halamın mezarına gittim. Babam da ilk kez geliyormuş. Nedense mezar başında çektirilen fotoğrafı gördüm sonra. Mezar başında niye fotoğraf çektirilirse. Halamın mezarı güzel. Elim boş gittim. Bursa'nın çeşitli "kapı"larını gördük. "Aaa Duydum İşitme Cihazları" diye bir dükkanın önünden geçtik. Halamın mezarı güzel. Biraz ilham için gittim, sonlu ve sonsuz boşluk hissimi giderir belki diye. Mezarına kadar gitmeme gerek yokmuş onu anladım. Onu düşünerek zaten bir yerlere gelmişim. Bursa benim için hep bir düşünme yeri zaten. Ben orada olduğum sürece ateş yaktık. Odunumuz kalmadığı için ateşin sonunu izledik hep. "Korun beyaz olması ne etkileyici değil mi?" dedim babama, o da bana "Beyaz zaten renkler karışımı" tadında, kesinlikle bu kadar basit olmayan bir karşılık verdi. "Ben 'Yanarak saflığa dönüş' gibi demiştim" dedim, o da sadece kafasını salladı, gülümsedi ve bana baktı.
Edit: Bugün de sınıfta Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim sözü geçti.
*
Kolumda kocaman bir saat var. Bir Sevgililer Günü saati: bebek mavisi, üzerinde pembe bir merdiven var ve merdivenin tepesinde de bir kız, elinde kalp şeklinde bir balon tutuyor. Bu saatin çok daha küçük olacağını varsaymıştım, oysa çok büyük ve renkli. Saatin saniyesi çok sesli, saniyesi olan bir saat takmayalı çok uzun olmuş sanırım, ama uyurken bileğimi yastığın altına koyunca duymuyorum. Belki de duyuyorumdur ama çok rahatsız olmuyorumdur.
Bugün Zürich'te annemlerin yıllaaar yıllar önce yemek yediği bir restoran arayacağız. Sokağını hatırlıyorlar ama adını hatırlamıyorlar. Sonraki gün de bir çılgınlık yapıp kiralık arabayla dağ aşacağız. Çok pahalı olduğu için navigasyon sistemimiz de yok. Yeşil yollardan gidip arada iki tane kırmızı yol geçeceğiz. Diye biliyorum.
Edit: O restoranı bulduk. İspanyol Konsolosluğunun bir parçasıymış. Paella yedik. Babam beğenmediğimiz midyeleri yediği için zehirlendi. Sürücü izni bir tek ona ait olduğu için bir sonraki gün almamız gereken arabayı da alabildi, üstüne beş saat araba sürebildi.
Edit: On bir yaşında yatılı gitmişler. Apo, babamın Bursa'dan getirdiği çikolatanın -çukulatanın- 1/4'ünü -dörtte birini değil- yemiş, babam da Apo'ya küsmüş ama Apo bunu bilmiyormuş. Babam mektupta bunu "Bir fena durum" olarak anlatmış.
*
Temmuz'dan beri ilk kez halamın mezarına gittim. Babam da ilk kez geliyormuş. Nedense mezar başında çektirilen fotoğrafı gördüm sonra. Mezar başında niye fotoğraf çektirilirse. Halamın mezarı güzel. Elim boş gittim. Bursa'nın çeşitli "kapı"larını gördük. "Aaa Duydum İşitme Cihazları" diye bir dükkanın önünden geçtik. Halamın mezarı güzel. Biraz ilham için gittim, sonlu ve sonsuz boşluk hissimi giderir belki diye. Mezarına kadar gitmeme gerek yokmuş onu anladım. Onu düşünerek zaten bir yerlere gelmişim. Bursa benim için hep bir düşünme yeri zaten. Ben orada olduğum sürece ateş yaktık. Odunumuz kalmadığı için ateşin sonunu izledik hep. "Korun beyaz olması ne etkileyici değil mi?" dedim babama, o da bana "Beyaz zaten renkler karışımı" tadında, kesinlikle bu kadar basit olmayan bir karşılık verdi. "Ben 'Yanarak saflığa dönüş' gibi demiştim" dedim, o da sadece kafasını salladı, gülümsedi ve bana baktı.
Edit: Bugün de sınıfta Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim sözü geçti.
*
Kolumda kocaman bir saat var. Bir Sevgililer Günü saati: bebek mavisi, üzerinde pembe bir merdiven var ve merdivenin tepesinde de bir kız, elinde kalp şeklinde bir balon tutuyor. Bu saatin çok daha küçük olacağını varsaymıştım, oysa çok büyük ve renkli. Saatin saniyesi çok sesli, saniyesi olan bir saat takmayalı çok uzun olmuş sanırım, ama uyurken bileğimi yastığın altına koyunca duymuyorum. Belki de duyuyorumdur ama çok rahatsız olmuyorumdur.
Bugün Zürich'te annemlerin yıllaaar yıllar önce yemek yediği bir restoran arayacağız. Sokağını hatırlıyorlar ama adını hatırlamıyorlar. Sonraki gün de bir çılgınlık yapıp kiralık arabayla dağ aşacağız. Çok pahalı olduğu için navigasyon sistemimiz de yok. Yeşil yollardan gidip arada iki tane kırmızı yol geçeceğiz. Diye biliyorum.
Edit: O restoranı bulduk. İspanyol Konsolosluğunun bir parçasıymış. Paella yedik. Babam beğenmediğimiz midyeleri yediği için zehirlendi. Sürücü izni bir tek ona ait olduğu için bir sonraki gün almamız gereken arabayı da alabildi, üstüne beş saat araba sürebildi.
Pazar
İkinci Yeni yıllık ödevi_3
MOLA
[1965]
-Kartallar
dolanıyor generalim
-Kartallar
dolanır da dolanmaz da
Kaç tane vurmuştum mütarekede
Ama düşman demeye dilim varmıyor
Zaten böyle durumlarda ve aşkta
Taşınacak silah değil gurur
-Ölüyorum
yüzbaşım ölüyorum
-Bana bak ben
yüzbaşı değilim
Üstelik biraz sonra talim var
Dört rüzgarı biçen mitralyözlerin
Uçlarında gökyüzü mayalanıyor
-Çavuş
pırpırların ne mavi
-Görünce kamaştı
da ellerim
Şah İsmail’in üç sevgilisini
Gülizar, Gülperi, Arap Üzengi
-Asker su ver
asker
-Ben asker
değilim nişanlıyım
Cemal Süreya
İkinci Yeni yıllık ödevi_2
ÜVERCİNKA
[1956-1958]
Böylece bir kere
daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun
bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli’den
dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl
oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor
sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir
kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika
dahil
Aydınca
düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı
bildiğin kadar
Sayın Tanrıya
kalırsa seninle yatmak günah daha neler
Boşunaymış gibi
bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı
saç görmedim ömrümde
Her telinin
içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara
parçaları için
Afrika
dahil
Senin bir havan
var beni asıl saran o
Onunla daha bir
değere biniyor soluk almak
Sabahları
acıktığı için haklı
Gününü kazanıp
kurtardı diye güzel
Birçok çiçek
adları gibi güzel
En tanınmış
kırmızılarla açan
Bütün kara
parçalarında
Afrika
dahil
Birlikte
mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum
boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha
söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha
atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir
kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her
gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara
parçalarında
Afrika dahil
Burda senin
cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık
caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi
cesaretti o alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh
tutuşların geliyor
Çiçek Pasajı’nda
akşamüstleri
Asıl yoksulluk
ondan sonra başlıyor
Bütün kara
parçalarında
Afrika
hariç değil.
Cemal Süreya
İkinci Yeni yıllık ödevi
TRAGEDYALAR III [1964]
EPİSODE
Çünkü bu
kahverengi akşam saatlerinde
Her şeyi en
soğuk ölçülere vuruyoruz
Bir uzak han
kavramına. Hanların
Rahmindeki bir
yolcuya, bir semendere
Ve soğuk bir
çağdan geçiyoruz. Çağlardan
Başımızda
siyahtan bir hale.
KORO
Birdenbire
yapayalnızsanız her yerde
Ve bundan
korkuyorsanız
En küçük
şeylerden bile. Örneğin birine saati sorsanız
Karşıdan karşıya
geçseniz bir caddede
Sesinizi
alçaltıp dikkatle bakaraktan çevrenize
Biriyle bir
şeyler konuşsanız
Ve her gün
kitaplar, dergiler alsanız. Postacı her gün mektup getirse
Sözgelimi bir
resmi dairede
Fazlaca
oyalansanız
Şöyle bir iki
otobüs kaçırsanız üst üste, neden olmasın
Kaldı ki, hiçbir
şey yapmasanız bile
Tuhaftır
Sanki herkes
kuşkuyla bakacaktır yüzünüze.
Ve işte bir
lokantaya girdiniz, garsonla çene çaldınız
Şarapla yiyecek
bir şeyler söylediniz, hepsi bu kadar
Biraz da
güldünüzdü aklınızdan geçen bir şeye
Ya gülünç bir
olaya, ya önemsiz bir söze
Ama az ötede
düğmeleriyle oynayan
Ve yiyen
tırnaklarını bir adam
Duraksız sizi
izliyordur belki de.
Ya da bir
dernekte üyesiniz, azıcık mutlusunuz
Ya da küçük bir
memur bir banka servisinde
Durmadan
suçlusunuz
Durmadan
suçlusunuz
Durmadan
suçlusunuz ve artık kendinizi
Gücünüz yok
ödemeye.
Giderek siz
oluyorsa bütün bir kalabalık
Yüzünüz
yüzlerine beziyorsa, giysiniz giysilerine
Ansızın bir
hastanın kendini iyi sanması gibi
Gücünüz yetse de
azıcık bağırsanız
Bir yankı:
durmadan yalnızsınız
Durmadan
yalnızsınız.
EPİSODE
Yani bizim hiç
korkmadığımız şeyler
Doğrusu en çok
korktuğumuz şeylerdir gerçekte
İçimizde
kahverengi bir dağ ölüsü yatar
Bir yarasa
ayaklanır. Aç gözlü bir kuş
Varır kocaman
bir şey olmanın bilincine
Birden bir ses
biçiminde, radyomuzun içinde
Duyulur iki caz
parçası arasından biri
Ya gülünç bir
yas töreni
Ya toptan bir
öldürme.
Belki de
Soğumaya yüz
tutmuş bir fincan sütlü kahve
Dönüşür
ellerimizde kanlı, kırbaçlı
Bastırılmış bir
greve, yırtılmış dövizlere
Örneğin üç yüz
ölü, bir o kadar yaralı
Ve sömürge
şapkalı ve sten tabancalı
Gözü dönmüş
biriyle
O güvenlik
manşetleri birtakım gazetelerde.
Yani bizim hiç
korkmadığımız şeyler
Belki en çok
korktuğumuz şeylerdir gerçekte
Ki bütün
işkenceler, ezinler ve kırımlar
Damlayan bir musluktur
yerine göre
Yoksa bir enkaz
altında bir ölüm
Ya da puslu bir
havada, bir cinayette
Bir ölüm
Ölümün anlamı ne?
KORO
Sizin hiç
korkmadığınız şeyler ya da hep öyle sandığınız
Beslenir kimi
zaman da sevgilerle
Çok içten bir
selamla ve içten bir gülümsemeyle
İşte her sabah
rastladığımız birinin
Durakta, yolda,
işyerinde
Ya da bir
meyhanenin kuytu bir köşesinde
Yıllarca süren o
dostça ilişkinin
Ve hatta bir
sevgilinin
Yerine
Kin dolu
gözleriyle bir ölüm yargıcı gibi
Biri
Kapkara
giysilerle, özenti bir zincirle
Öyle
Dikilmiş sorguya
çekiyorsa sizi
Ve sakın
sormayın işte: bir hesap yanlışlığı mı, değil mi
Vakit yok öğrenmeye.
Canım en basiti,
arkanızdaki bir duvarın
Mineler, sarmaşıklar,
o yaban gülleriyle
Örtülü bir
duvarın ansızın
Kanlı, kireçli
bir taş yağmuru halinde
Korkunç bir
silah olduğunu yerine göre
Düşünün
Ve sakın
sormayın işte: bir hesap yanlışlığı mı, değil mi
Vakit yok
öğrenmeye.
Ya da bir düşte
yürüyor gibi
Islak mavi bir
sabahtı, açtınız pencerenizi
Şöyle bir
gerindiniz, gökyüzüne baktınız
Tutarak sapından
bembeyaz karanfili
Sevinçle
okşadınız
Ve içerde
kahvaltınız bekliyordu sizi
Öyle ki,
kahvenizi içiyordunuz, birazdan çıkacaktınız
Tam o sıra
kapının zili
Tuhaf şey.. Bu
saatte.. kim olabilir ki
Ve işte az önce
aldınızdı gazeteleri
Öyleyse?
Yaktınız bir
sigara daha, kapıya yöneldiniz
Bırakıp masaya
kahvenizi
Kilidi
çevirdiniz, açtınız kapıyı usulca
Bir kurşun!
Birden o
zamansız, o yersiz başdönmesi
Hani av araçları
satılan bir dükkan vardı
İçi doldurulmuş
çulluklar, kardelen çiçekleri
Bir kurşun!
Geçerken
uğrardınız, iyiydi, cana yakındı
Yeleğinden
çıkmazdı elleri
Bekardı,
umutsuzdu, yalnızdı
Ve belki..
Bir kurşun!
Sormayın
kendinize: bir vahşet mi bu, değil mi
Düştünüz
sırtüstü yere ve işte avlandınız
Sadece avlandınız
Ağız dil bilmez
söylemeyi.
Ötede
Islak mavi bir
sabahtı. Gökyüzü
Bembeyaz
karanfiller, pencere
Kahveniz,
masanız, kahvaltınız
Bir yankı
Ve bütün çay
fincanları: durmadan yalnızsınız
Durmadan
yalnızsınız
AĞIT
Gün bitti. Saat
kaç. Bitecek mi bir gün savaşımız
Hak edilmiş
hüzünlerimiz olacak mı bizim de
Dönüp dönüp
arkamıza baktığımız
Bir dünya
kalıntısı üstünde
Hak edilmiş hüzünlerimiz
olacak mı bizim de.
KORO BAŞI
Daha bir süre
böyle
Silahlar
eleştirecek sizi belki de
İşte siz
Toplayıp
susacaksınız içinizdeki ölüleri
Bakmadan
geçeceksiniz o duvar diplerine
Gözleriniz
olacak, yüzünüz, elleriniz
Ne korku, ne kin,
ne de yenilme
Ve asıl
günleriniz olacak, günleriniz
Duyup da
bilmediğiniz, bilip de tatmadığınız
Dünyanın tekdüzenli renginde.
Edip Cansever
Cuma
Mucize Lezzetler
Yirmi dakikalıkmış. YİRMİ DAKİKALIK. Bundan sonra internetten izleyeceğim (vardır herhalde?).
250. yazı
mda uzun bir şeyler yazmak istedim. Sonunda The Unlikely Pilgrimage of Harold Fry okumaya başladım. Reklamı yapıldığı kadar güzel bulmadım, daha elli sekizinci sayfadayım. Bunun son on sayfasını sesli okuma şansım oldu, sesli okuyunca daha komik aslında. Kış ama çok sıcak olduğundan bir türlü battaniye altında pencere kenarında okuma zevkini yaşayamadım. Onun yerine bir sıcak su torbası eşliğinde sıcak gelen yorgan altında, çok da iyi ışık vermeyen bir başucu lambasıyla ya da annemin değiştirdiği koltuk düzeni nedeniyle illa manzarayı göreceğim diye ışığı önüme alarak -ve destek ışık taşıyarak- değişik yastık pozisyonlarında okumaya fırsatım oldu. Boş derste okumaya fırsatım olmadı mesela. Boş ders demişken, notlarım beklediğimden çok daha iyi ve buna sevindim. Bugün bütün gün -abartısız, bütün gün- komik videolar izledik. İkinci dönemim böyle mi geçecek diye garip bir korku sardı içimi, o kadar boştum ki kafamı toplayamıyordum. Odaklanabildiğim bir şey vardı, ona odaklanabilirliğimi de kısa sürede yenmem gerekiyor gibi hissediyorum çünkü yavaş yavaş ben olma bilincimi kaybediyorum ve mutlu olmak uğruna kişiliğimden taviz vermek istemiyorum ve muhtemelen bunu okurken abarttığımı anlamışsındır ama yine de sonu gelmeyen bir korku benim için. Interviewlarımdan hiçbirinde educationa olan ilgim konusunda konuşmadığımı fark ettim, oysa gelecekte kendimi görebildiğim tek yer bu, bugün en değer verdiğim öğretmenimin (ya onuncu sınıfta ML'ın gitmesiyle yerini almamışsa ve gerçekten entellektüel gelişmem bu yönde olmuşsa? Asla bilemeyeceğim çünkü ML emaillerime cevap vermeyerek hayatıma devam etmemi sağladı - bunu yapmasa da devam edebilirdim, ama sanırım bunu aştığım için buraya yazarken bile garip hissettim, bunu aştığımı sesli -yazılı- söylemem hakkımda ne diyor?) bile benim hakkımda konuşurken bir aile kavramını, ya da aileden çok belki de bir eş bir yaşam desteği bir diğer yarı kavramından bahsetmeden edemediğini fark ettim. Önce buna çok üzüldüm, sene başında panikten kör olmuşken ettiğim bir söz üzerine mi çıkarım yapıyordu, panikten kör olmuşken ettiğim o söz çok mu içtendi ve o bunu fark etti, ya da kendi gözlemleri üzerinden mi bunu 'keşfetti' bilemiyorum. Onunla oturup edebiyat ve dil tarihi ve Shakespeare konusunda konuşmak istiyorum. İkinci dönem perşembe sabahları boş derslerimde (bazılarında) dersine gidip oturmak istiyorum. Bugün advanced physicsi ne kadar özlediğimi fark ettim. Ne kadar eğlenceli ne kadar eğlenceliymiş. Interviewlarımda educationdan bahsedeceğime fizikten bahsetmem ne kadar da garip. Piyano her zamanki gibi bir hayal kırıklığı ve fascination -tam karşılığını bulamadım?- karışımı. Yapabildiğim kadarını yapabildiğime çok seviniyorum, teatralitem eksikmiş duya duya bir hal oldum, ama daha fazla zaman ayırsam daha iyi olabileceğimin bilinci biraz ezici bir duygu bence. Beş ay oldu ve sadece ikinci nocturnümdeyim. Sadece nocturne çalacakmışım gibi duyuldu. Tatilde oturup ciddi ciddi ne çalmak istediğime karar vermeliyim. Klasik müzik cdlerimi çok özlediğimi fark ettim. Pazar sabahları trt3^^ Tatilde ikinci döneme bir çözüm de bulmalıyım. Açıkçası, olası buluşmaları engelleyecek gün ve saatlerimi doldurmak istemiyorum, ancak bu beni nasıl bir insan yapıyor emin değilim. Yeni bir dil öğrenmek istiyorum, yeni bir dil her zaman öğrenmek istiyorum, ama bu isteğim süregelen bir istek olduğundan bazı şüphelerim var. Belki de başka bir şey yapmalıyım, son gelişmeler bana fiziksel aktiviteleri çok düşündürdü, Kuşburnu ile dans derslerine gidip "sosyalleşmek" mesela, ya da Levent'e arabayla gitmek için başka fiziksel bir neden gibi. Kendimi kitaplara gömmek dışında beni çeken şeyleri düşünmem ve üstlerine gitmem gerekiyor. Biraz heyecanlıyım, aslında çok heyecanlıyım, ama saat gece bir buçuk (kim düşünürdü) ve yarın güzel olacağını umduğum bir piyano dersinden sonra güzel olacağını umduğum bir intervewum var ve bu lanetolasısaçları (bugün onları sevmiyorum çok) yıkayıp uyumam gerekiyor. Yarın kahvaltımı 09:30 ntv Refika Birgül eşliğinde yapmak istiyorum. İkinci dönem ne çalsam acaba.
Salı
Bu finaller haftası, Silver Linings bıdıbıdı - Scott Pilgrim bıdıbıdı - Frankie and Johnny - what makes us sit at the steps.
Pazartesi
21 Ocak 2012
Lisede son finalime girdiğim gündür. Hala hayattayım. Ayrıca bugün Silver Linings Playbook'u izledim ve hakkında karışık duygular içindeyim.
Perşembe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)