Pazartesi

15 Nisan

Bugün bir pazartesiydi, ben perşembe sandım. Bugün sadece bir poğaça yedim ve hiç acıkmadım. Mezuniyet masası seçmek ve bilet almak oldukça sıradan ve kötü bir deneyimdi. Neyse ki piramit şeklinde mumlarım var.
Tirilye'de Sarı Zeybek içmiştim mis gibi, şimdi Yeni Seri biraz sert geldi.

Cumartesi

Üniversite konuşmaları sonrası

Sorun şu ki, eğitimle ilgili bir şey okursam Türkiye'de hayatta kalamam.

Cuma

Tarak

Tırnak törpülerken insanın düşünebileceği çok şey varken, ben hep beni çok üzenleri düşünüyorum.

Perşembe

Bu yazının devamı geldi:


Episode, korkmadığımız ya da korkmamamız gereken şeylerin aslında bizi en çok korkutan şeyler olduğunu söyleyerek başlar. İki caz parçası arasında bir ölüm haberi almak da topluma yabancılaşmanın ve giderek duygusuzlaşmanın bir örneği olarak gösterilebilir. ‘sütlü kahve’, sıradan ve günlük bir şeyin üstünde düşünüldüğü zaman yaşamın anlamsızlığını gösterebildiğini anlatmaktadır; çünkü düşünürken önemli olan bilinçaltımızda sıkışmış olan korkulardır ve sütlü kahve gibi basit bir şey bile onları açığa çıkarabilir. Bu bölümü aynı zamanda sosyal bir eleştiri olarak da görebiliriz. Şiirin yazıldığı zaman göz önünde bulundurulursa, “batı” veya Amerikan kültürünün getirdiği değer yitimi ile birlikte, politik çalkantıların vatandaşa her gün yaşam korkusu aşılaması da bu tür korkuları ve anlamsızlık duygularını beraberinde getirebilir. Episode, bütün bu korkunçlukların birleşip yaşamı anlamsız kıldığını söyleyerek biter, ancak ölümün anlamını da sorgulamaktadır. Varoluşsal sıkıntılar bu noktada oldukça açıktır.
Koro, sevdiğiniz insanlardan beklemediğiniz halde, bir gün onları da toplumun geri kalanı gibi sizi soğukça yargılarken bulabileceğinizi söyleyerek açılır. Bu bir çeşit değer yitimi olmakla beraber, daha çok yalnızlık ve yabancılaşma duygularını vurgulamaktadır. Yıkılmayacağına güvendiğiniz, sağlamlığını eskiliği ile kanıtlamış bir duvarın yani ailenizin yıkılışını görmek de karamsarlığı yineler. Üçüncü kıtasında, sıradan ama fena olmayan bir günün başlangıcı anlatılır. Bu kıta diğerlerine göre daha umut dolu gözükür ancak yine de içinde yalnızlığı barındırmaktadır. Bir sonraki kıta ise ani bir kurşunla öldürülmeyi anlatır ki, kişinin beklentisinin aksine ölümü de yaşamı kadar sıradandır. Son kıta yine o sabahın anlatımına dönerken yaşarken, ölürken ve öldüğünde insanın yalnız olacağını vurgular.
Ağıt, ölümün anlamını sorgulamaktadır. Yaşamın anlamsızlığı, ölüm bir kaçış olarak görüldüğünde çekilebilir ancak bir önceki Koro bölümü, ölümü de anlamsız kılarak okuyucuyu tekrar bir ruhsal açmaza sokar. Koro Başı da geriye kalan insanların yabancılaşarak robot halinde anlamsız bir yaşamdan sonra anlamsız bir ölüm bekleyeceklerini haber vererek şiiri sonlandırır. Tragedyalar III bence; yalnızlık, bunalım, değer yitimi, yabancılaşma, varoluşsal sıkıntılar, kaçış arayışı ve ruhsal açmazı anlatan en iyi şiirlerden biridir.

Perşembe haftanın dördüncü günüdür

Yanlış kararlar verdiğim zaman düzeltmenin ya da onlarla yaşamanın bir yolu olduğunu biliyorum. En azından umuyorum, bu umudu da elimden almasınlar zaten. Ama olduğum kişinin, olmakla rahat olduğum kişiliğimin birçok kez yanlış veya eksik olmakla kalmayıp utanılası olduğunu duymak kalbimi kırıyor. Çünkü hayatta sadece rahat ve mutlu ve huzurlu olmak yok, ama bu korkularımın da geçersiz olduğunu duymak istemiyorum. Doğrusu buraya ne yazmak istediğimi de bilmiyorum, kim benden ne bekliyor ve beklemekte ne kadar haklı onu bile şaşırmış durumdayım artık.

Çarşamba

Asıl konuya hiç gelmedim değil mi bugün?
Bugün, ne yapacağımı bilmemekten utandığım o günlerden. Ne istediğimi bilmemekten utanıyorum.
Piyanomun başında bağırarak konuşan yaşlı kadın da sordu bana:
-Ne okuyacaksın?
-Daha belli değil, ikinci yıl belli olacak.
-Tamam ama ne okumak için gidiyorsun?
-Belli değil.
-Ama sen ne istiyorsun?
-O da belli değil.
-Hayır canım içinden ne geçiyor yani?
-Psikoloji olabilir...
-Hah çok güzel.
-...edebiyat olabilir, matematik olabilir, fizik de olabilir...
-(3. kişi) Ama mühendis olmak istemiyor.
-A neden? Robertli değil misin? Çok iyidir senin fenin.
-Yani istemiyor ama.
-A aa. Peki.
Bu yazının devamı vardı ama bu diyalogu aktardıktan sonra yazmaktan vazgeçtim. Utanıyorum işte. Hayatımın kolaylığından utanıyorum.
Karıncıklarım kulakçıklarımdan ayrıldı bugün.

The Homeless Pencil

Görüntüyü değiştireyim derken yine renk seçimim berbat oldu. Dönünce artık.

Salı

Ko-ko-korku

Nasıl anlatsam nereden başlasam diyesim var. Nitekim kafamın içi de bu sözlere çok müsait.
Ben deli değilim. Bunu derken demek istediğim, benim ya da başkası tarafından belirlenmiş herhangi bir normla karşılaştırıldığında akıl sağlığımın/dengemin -ki farklı iki kavram olduklarını düşünmeye başladım: denge olmadan sağlık oluyor ama sağlık olmadan denge olmuyor haliyle- ortalama olduğu değil. Demek istediğim, bir süredir -uzun bir süredir- yaşadığım inişler ve çıkışların öncesinde ve aralarında yaşadığım, kendi 'genel'imden şaşmamış olmam.
Peki ya şu an olan ne? Dikkatim bir şekilde dağınık olduğu zaman, daha doğrusu odaklanmayı başarabildiğim bir şey olduğu zaman gayet iyiyim. Elbise, ayakkabı, lens ya da dizi gibi düşünce gücü gerektirmeyen şeylere odaklandığım sürece sorun yok. Altı ay içinde olacaklarla da aşağı yukarı barışmış gibi hissediyorum, en azından şimdilik barışabileceğim kadar uzakta gözüküyorlar. Peki, aslında bu dediklerim altı ay sonra olacaklara hazır olmadığımı gösteriyor pekala ama kendime açıklayabildiğim bir düşünme-üzülme döngüsü içindeyim ve bağımlılığının farkında olmayan çoğu insan kadar ben de istediğim zaman bırakabilirim diye düşünüyorum. Ama iradem eskisi gibi değil.
Ya da yeterince isteyemiyorum daha. Düşünmemekten beynimin çürüdüğünü hissetmemle beraber, bedenime iyi bakmadığımı da görüyorum. Geçen çarşambadan beri ev yemeği yemedim mesela ve hayır, zamanım olmadığından değil. Ve bu bıraktım gitti kafalarından çıkmam gerektiğinin de farkındayım.
Neden yapamıyorum bilmiyorum. Olacağını beklediğim bütün kötü şeyleri düşünüp artık üzülmeyebilmek istiyorum. Ramona'dan korkmayabilmek istiyorum. Yeniden yürüyebilmek, yeniden piyano çalmak istemek istiyorum. Şu lanet olası zorunlu kitapları bırakıp gerçekten düşündüren kitaplar okumak istemek istiyorum. Gezmek ve İspanyolca arasındaki seçimimin kolay ve doğru olmasını istiyorum. Her şeyin er geç güzel olacağını duymak, kendime söylediğimde inanmak, bir kez daha duymak, sonsuz kere duymak istiyorum. Geç olursa bunun sorun olmadığını duymak istiyorum. Yapabileceğimi duymak ama daha önemlisi duyumsamak istiyorum.
Ben deli değilim, korktuğum düşünceleri dışarı çıkmayı başarabildiğinde dışa vuruyor bazen, o kadar.

Pazartesi

Lanet olsun

Annemle konuşmaya çalışıyorum beni anlamıyor.

AAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA

Now you can have your phone and eat it too

http://procatinator.com/?cat=34

Pazar

Nefes alamazcasına

Ben annemi çok özledim, ağlarken sarılıp sırtımı sıvazlardı.

Cumartesi

Kayıtlara geçsin:

bu akşam örtmenimin limonatasını ödedim, çok mahçup ama mutlu oldu. sağol.

Cuma

Cuma gecesi depreseleri

Bu gece, araba kullanmaya cesaret edemediğim için ev yakınlarında kalmak zorunda kaldığım bir cuma gecesi. Yağmur yağıyor, yarın 11de Beyoğlu'nda olmalıyım film izlemek için, iki saat kadar sonrasında İspanyolca dersim ve kur atlama sınavım var. Heyecanlıyım, denilebilir. Sınıfıma anlatılamaz bir bağla bağlanmış durumdayım, bunu kendileri bilmiyor ama sınıflarına düştüğüm için o kadar şanslıyım ki! Bir cuma gecesi, yanımda pijamam, diş fırçam, bilgisayarım, yol için kulaklığım, bitmek üzere olan bir Nutella kavanozum ve İspanyolca kitaplarım: Starbucks'tayım. Bu gece Kuşburnu'nda kalmayı planlıyordum aslında, olmadı. Bugün NYU'ya girdim, ikinci kabulüm, ilki UChicago'ydu. Diğer "safety"mden waitlist edildim. Dün gece üst üste yedi tane red aldım. Bana koymaz sanıyordum, ilk dört-beş red gerçekten hiç koymadı. Harvard tutup beni mi alacaktı sanki. Ama son iki redimi alırken hiçbir hayalimin gerçekleşmeyeceğini düşündüm. Buna kendimi başka hayaller bulmam gerektiğine inandırarak hazırlamaya çalıştım, ama ancak olmadığını gördüğüm zaman ne kadar çok istediğimi anladım. Ben sadece akademinin dibine vurmak istemiyorum ki, bunu göğsümü gere gere yapmak istiyorum. Yaptığımda bir işe yaramasını istiyorum. Şimdi ise elimde iki seçenek var. İyimserliğimi koruyabileceğim son üç saati de katarak üç seçenek var diyelim. Akademi için hayatım boyunca nefret ettiğim ve kaçmaya çalıştığım bir rekabet ortamına gidebilirim, nispeten daha canlı bir hayatımın olacağı ama bana istediğimi veremeyebilecek bir yere gidebilirim, ya da sadece arkadaşlarımdan değil tüm Doğu etkisinden uzak ve göreceli olarak daha plastik bir yere gidebilirim. Nasıl duyuluyor bilmiyorum, hem pek önemi de yok artık sanırım, ama ben bu seçenekler için hayatım boyunca mükemmel öğrenci olmaya çalışmamıştım. Daha önce hiç başarısız olmamış gibi duyuluyorum, oysa oldum, ama bu denli büyük bir başarısızlığı hiç tatmamıştım. İyi yaptığımı hissettiğim o tek kesin şeyde, yıllarca ve iyi olduğumu hissettiğim süre içinde de kendimi kandırmışım ve beni kandırmalarına izin vermişim. Bu, basit bir başarısızlıktan öte, hayattaki kendimi bilmezliğim ve cehaletimin bir göstergesi. Ben bu akşam çok üzgünüm, yanımda da kimse yok ama bunu ben istedim, üzgünlüğümü sadece kendime açıklamam gerekiyor böylece. Çok üzgünüm çünkü bazen bir şey olmayınca başka şeye sarılırsın ya, bu olacak belki de bunun olması gerekiyordu diye, o sarıldığın hayal de yıkılır sonra -hayır, burada bahsettiğim şey bir okul olmazsa diğeri değil, okulların olmamasının başka alanlarda iyi şeyler getireceği, ne bileyim sosyal-özel alanlarda, belki çeşitli sanatsal-gastronomik alanlarda- işte üst üste olunca gerçekten kalbim kırılıyor. Biri olmadan yaşayabilirim, ama hepsi olmadan nasıl yaşayabilirim ki? Orada ellerim üşürse ben nasıl baştan güvenmeye başlayabilirim ki? HER şeyin bittiğini gördüğüm bugünlerde, bu günlerde, neşemi korumakta zorlanıyorum. Evet her şey bitti, o kadar bitti ki hepsine yeniden başlamam gerekecek. Kim bilir, belki yeni yarattığım ben Bovarylikten çıkar, ya da belki daha literal bir Bovary olur, kim bilir. Tek bildiğim, artık güldüğümde eskisi kadar güzel olmadığım.
*
Edit: You know it! Stanford da beni elegan elegan reddetti.

Çarşamba

Ölümü düşünmek bence sıradan bir şey.